24 Şubat 2011 Perşembe
18 Şubat 2011 Cuma
17 Şubat 2011 Perşembe
ayvalı kabak

Abidin dino’nun masamsı yüzey bir yüzey üzerinde resmettiği karpuz dilimi, Constantine Brancusi’nin dikdörtgen prizmalar üzerine oturtulmuş cam üzerindeki yumurtası, Egon Schile’nin Sonenblume’si, Francisco Goya’nın etleri, Kazimir Malevich’in kase içerisindeki meyveleri, Robert Mapplethorpe’un çiçekleri, Marina Abramović’in ahşap yüzey üzerindeki gazete içinde bulunan sebze ve meyve kompozisyonuna yukardan bakışı, Max Ernst’ün su kenarındaki sazlıkları, Piet Mondrian’ın peynir kalıbıyla bıçağının bulunduğu düzenlemesi, Olek Kulik’in suya batmış kız portresindeki yapraklar ve sudaki yansıma, Pablo Picasso'nun masa üzerindeki sürahi üzerindeki tabak içindeki elmaları,Rene Magrıtte’nin piposu, Ron Mueck’in baş aşağı durmuş, tüyleri yolunmuş hayvanı, başak Acar'ın ayvalı Kabağıııı...
8 Şubat 2011 Salı
Modelin Sıkıntısı
7 Şubat 2011 Pazartesi
27 Ocak 2011 Perşembe
John Zerzan’ın Sanat Eleştirisine Başak Acar Eleştirisi
John Zerzan Amerikalı ve tarih mezunudur. Üniversite öğrenciliği yıllarında devrimci faaliyetlere katılmış ve Vietnam karşıtı eylemlerde bulunmuştur. Bunlardan dolayı da kısa bir süre hapis yatmıştır. Daha sonra akademik hayatını terk edip marangozluk, kamyon şoförlüğü yaparak veya kanını satarak para kazandığı söylenir. Çalışmalarında uygarlığı ve sembolik kültürü sorgular.
Gelecekteki ilkel kitabında ise; gerçeklik sanata karşı bölümünde yine sanatın sembolleşmeye dönüşümünü eleştirir. Şimdi kendi yazılarından bununla ilgili bölümlere bakalım;
“Sanat özneyi adeta bir nesneye, bir sembole dönüştürmektedir. Zaten şamanın görevi de gerçekliği nesnelleştirmektir; (burada şamandan kastı, avcı toplumdan kopuşun belirtilerini ilk kez uzman olarak gördüğü sanatçı şamandır) hem dışsal doğa hem de öznellik aynı akıbete maruz kaldı; çünkü yabancılaşmış bir yaşam bunu gerektiriyordu. Sanat bireyin doğadan koparılarak, özellikle toplumsal düzeyde tahakküm altına alınmasını sağlayan kavramsal bir dönüşüm ortamı yaratmıştır. Sanatın insan duygularını sembolleştirip yönlendirme yetisi her iki hedefi de gerçekleştirmiştir. Toplum ve doğa içindeki konumlarımızı sürdürebilmemiz için bize kabul ettirilen zorunluluk, temelde sembolik dünyanın icadı yani ilk günah olmuştur.”
Şimdi Gılles Deleuze’un Kant’ın Eleştirel Felsefesi’nden Sanatta Sembolizm ve Deha bölümüne bir göz atalım ve sanat sembolleştirmedir ifadesi, ne kadar uygun bir benzetme bunu sorgulayalım.
“İlk bakışta ide akılsal idenin karşıtıdır. Akılsal ide kendisine hiçbir görünün tam uygun olmadığı bir kavramdır; estetik ide ise, kendisine hiçbir kavramın tam uygun olmadığı bir görüdür. Fakat bu tersine dönmüş bağıntının, estetik ideyi betimlemek için tam uygun olup olmadığı sorulmaya değer.Aklın idesi; ya doğada kendisine karşılık gelen hiçbir nesne bulunmadığı için (örneğin görünmez varlıklar), ya da doğanın basit bir fenomenini, tinsel bir olay haline getirdiği için (ölüm,aşk…), deneyimin ötesine geçer. Dolayısıyla aklın idesi, ifade edilemez bir şey içerir. Oysa estetik ide bütün kavramların ötesine geçer, çünkü o bize verilmiş olandan başka bir doğa görünümü yaratır; fenomenleri hakiki tinsel olaylar olan ve tinsel olayları da dolaysız doğal belirlenimler olan başka bir doğa. Estetik ide “düşünceyi besler”, insanı düşünmeye zorlar. Estetik ide, gerçekte, akılsal ide ile aynı şeydir; o akılsal idede ifade edilemez olan şeyi ifade eder. Estetik idenin “ikincil” bir tasarım, ikinci bir ifade olarak görünmesinin nedeni budur. Bu yönü bakımından estetik ide, sembolizme çok yakındır (dehanın kendisi de, anlama yetisinin genişletilmesi ve hayal gücünün bağımsızlaşması ile ilerler. Fakat ideyi doğada dolaylı biçimde sunmak yerine; estetik ide onu ikincil biçimde, hayal gücüne dayalı bir başka doğa yaratarak ifade eder.”
Deleuze’un yazısından da anladığımız üzere, estetik ide ifade edilemez olanı anlatır ve bunun içinde ifade edilenler alanı yerine bir başka doğa yaratır. Ancak bu alan her zaman sembolik değildir, bazen de soyut bir dünyadır. Sembol; görünemez olanın anlaşılır biçime sokulması olup, soyut ise; görünemez olanın anlaşılamaz bir biçimde yansıtılmasıdır.
Zerzan sanatın ihtiyaçtan oluştuğunu reddetmiyor olmalı, “bozulmamış bir toplumda sanata yer yok, çünkü böyle bir ihtiyaç yok diyor”. Peki ama bozulmuş toplumu yaratan şey sanat mı? Yoksa sanat bu bozulmuşluğun dışavurumu olmasın?
Demek ki bir şeyler uygun gitmemiş ve insanlar sanata ihtiyaç duymuşlar. Üst Paleotik çağlardan önce elle yapılan aletlerdeki mükemmelleştirmeyi sanat olarak görmesek bile bir güzelleştirme ihtiyacı demek ki insanda hep vardı. İlk günah sahneleri evet sembolik bir dünyadır. Oysa kurumsallaşmamış sanat kendi sembollerini koyar. Bunu yapamazsa zaten sanat olmaz. Bu anlamda dini sembollerle Hieronymus Bosh’un sembollerini bir tutmamak gerekir. Yazısında yer yer sanatla dini aynı kefeye koymuştur. Ve elbette estetik üzerine kendisinden başkalarını okuyabileceğimizi hesaba katan Zerzan bir takım yazarların bu konudaki cümlelerini alıntılayarak değiştirmeyi unutmamıştır. “Oscar Wilde, sanatın yaşamı taklit etmediğini tersi bir durumun söz konusu olduğunu söylemiştir; yani yaşam sembolizmi izlemektir. Tabi sembolizmi üreten şeyin deforme edilmiş yaşam olduğunu unutmamak gerekiyor.” Oysa o. Wilde deforme edilmiş bir yaşamın değil, ütopyaların sembolizmini takip ediyor. Ve Zerzan böyle bir toplumda özgür düşünebileceğimiz bir alan yaratamayacağımız için özgürlükçü bir sanatın da olamayacağını söylüyor. Öyleyse neden kendi fikirlerini özgürlükçü bir alana çekiyor. O halde kendiside bu kokuşmuş sistemin sembollerini kullanmıyor mu? Demek ki özgür bir alanın ütopyasını kurmuyor.
Avangardı zayıf, Gerçeküstücülerin yaklaşımını sakat, Dada hareketinin resimleri için resim resimdir diyor. EEEE yazı da yazıdır Zerzan…Anlamlandıramadığı (sembolik değil ya) modern resmi de boya atılmış düz bir yüzey olarak eleştiriyor. Yani sembolik olmazsa kendi de anlayamıyor ve bu nedenle güzel bulmuyor.
Postmodernizmde yeni semboller bulunmuyor diyerek, aslında bi yerde kendi düşünce sistematiğinde postmodernizmi övüyor.
Sanatın sonunun habercilerine karşın, insanın yüreğindeki ütopyalar bitmediği sürece sanatta hep olacaktır. Zerzan’ın uygarlık karşıtlığını olumluyorum. Tarım ve işbölümü olmazsa daha huzurlu bir dünya olur. Sanatta yetkinlik gerektirmeyen, otantik yaklaşımların yükseldiği, yaşamın her anına yayılan bir dışavurum olur. Ancak bu postmodernizmle değil, insanların özgür düşünme yetilerini, makinaların öldüremediği alanlardan yıkıcı sanat yoluyla çıkan ütopyalarla olur.
Başak Acar / Ankara / 28.01.11
Gelecekteki ilkel kitabında ise; gerçeklik sanata karşı bölümünde yine sanatın sembolleşmeye dönüşümünü eleştirir. Şimdi kendi yazılarından bununla ilgili bölümlere bakalım;
“Sanat özneyi adeta bir nesneye, bir sembole dönüştürmektedir. Zaten şamanın görevi de gerçekliği nesnelleştirmektir; (burada şamandan kastı, avcı toplumdan kopuşun belirtilerini ilk kez uzman olarak gördüğü sanatçı şamandır) hem dışsal doğa hem de öznellik aynı akıbete maruz kaldı; çünkü yabancılaşmış bir yaşam bunu gerektiriyordu. Sanat bireyin doğadan koparılarak, özellikle toplumsal düzeyde tahakküm altına alınmasını sağlayan kavramsal bir dönüşüm ortamı yaratmıştır. Sanatın insan duygularını sembolleştirip yönlendirme yetisi her iki hedefi de gerçekleştirmiştir. Toplum ve doğa içindeki konumlarımızı sürdürebilmemiz için bize kabul ettirilen zorunluluk, temelde sembolik dünyanın icadı yani ilk günah olmuştur.”
Şimdi Gılles Deleuze’un Kant’ın Eleştirel Felsefesi’nden Sanatta Sembolizm ve Deha bölümüne bir göz atalım ve sanat sembolleştirmedir ifadesi, ne kadar uygun bir benzetme bunu sorgulayalım.
“İlk bakışta ide akılsal idenin karşıtıdır. Akılsal ide kendisine hiçbir görünün tam uygun olmadığı bir kavramdır; estetik ide ise, kendisine hiçbir kavramın tam uygun olmadığı bir görüdür. Fakat bu tersine dönmüş bağıntının, estetik ideyi betimlemek için tam uygun olup olmadığı sorulmaya değer.Aklın idesi; ya doğada kendisine karşılık gelen hiçbir nesne bulunmadığı için (örneğin görünmez varlıklar), ya da doğanın basit bir fenomenini, tinsel bir olay haline getirdiği için (ölüm,aşk…), deneyimin ötesine geçer. Dolayısıyla aklın idesi, ifade edilemez bir şey içerir. Oysa estetik ide bütün kavramların ötesine geçer, çünkü o bize verilmiş olandan başka bir doğa görünümü yaratır; fenomenleri hakiki tinsel olaylar olan ve tinsel olayları da dolaysız doğal belirlenimler olan başka bir doğa. Estetik ide “düşünceyi besler”, insanı düşünmeye zorlar. Estetik ide, gerçekte, akılsal ide ile aynı şeydir; o akılsal idede ifade edilemez olan şeyi ifade eder. Estetik idenin “ikincil” bir tasarım, ikinci bir ifade olarak görünmesinin nedeni budur. Bu yönü bakımından estetik ide, sembolizme çok yakındır (dehanın kendisi de, anlama yetisinin genişletilmesi ve hayal gücünün bağımsızlaşması ile ilerler. Fakat ideyi doğada dolaylı biçimde sunmak yerine; estetik ide onu ikincil biçimde, hayal gücüne dayalı bir başka doğa yaratarak ifade eder.”
Deleuze’un yazısından da anladığımız üzere, estetik ide ifade edilemez olanı anlatır ve bunun içinde ifade edilenler alanı yerine bir başka doğa yaratır. Ancak bu alan her zaman sembolik değildir, bazen de soyut bir dünyadır. Sembol; görünemez olanın anlaşılır biçime sokulması olup, soyut ise; görünemez olanın anlaşılamaz bir biçimde yansıtılmasıdır.
Zerzan sanatın ihtiyaçtan oluştuğunu reddetmiyor olmalı, “bozulmamış bir toplumda sanata yer yok, çünkü böyle bir ihtiyaç yok diyor”. Peki ama bozulmuş toplumu yaratan şey sanat mı? Yoksa sanat bu bozulmuşluğun dışavurumu olmasın?
Demek ki bir şeyler uygun gitmemiş ve insanlar sanata ihtiyaç duymuşlar. Üst Paleotik çağlardan önce elle yapılan aletlerdeki mükemmelleştirmeyi sanat olarak görmesek bile bir güzelleştirme ihtiyacı demek ki insanda hep vardı. İlk günah sahneleri evet sembolik bir dünyadır. Oysa kurumsallaşmamış sanat kendi sembollerini koyar. Bunu yapamazsa zaten sanat olmaz. Bu anlamda dini sembollerle Hieronymus Bosh’un sembollerini bir tutmamak gerekir. Yazısında yer yer sanatla dini aynı kefeye koymuştur. Ve elbette estetik üzerine kendisinden başkalarını okuyabileceğimizi hesaba katan Zerzan bir takım yazarların bu konudaki cümlelerini alıntılayarak değiştirmeyi unutmamıştır. “Oscar Wilde, sanatın yaşamı taklit etmediğini tersi bir durumun söz konusu olduğunu söylemiştir; yani yaşam sembolizmi izlemektir. Tabi sembolizmi üreten şeyin deforme edilmiş yaşam olduğunu unutmamak gerekiyor.” Oysa o. Wilde deforme edilmiş bir yaşamın değil, ütopyaların sembolizmini takip ediyor. Ve Zerzan böyle bir toplumda özgür düşünebileceğimiz bir alan yaratamayacağımız için özgürlükçü bir sanatın da olamayacağını söylüyor. Öyleyse neden kendi fikirlerini özgürlükçü bir alana çekiyor. O halde kendiside bu kokuşmuş sistemin sembollerini kullanmıyor mu? Demek ki özgür bir alanın ütopyasını kurmuyor.
Avangardı zayıf, Gerçeküstücülerin yaklaşımını sakat, Dada hareketinin resimleri için resim resimdir diyor. EEEE yazı da yazıdır Zerzan…Anlamlandıramadığı (sembolik değil ya) modern resmi de boya atılmış düz bir yüzey olarak eleştiriyor. Yani sembolik olmazsa kendi de anlayamıyor ve bu nedenle güzel bulmuyor.
Postmodernizmde yeni semboller bulunmuyor diyerek, aslında bi yerde kendi düşünce sistematiğinde postmodernizmi övüyor.
Sanatın sonunun habercilerine karşın, insanın yüreğindeki ütopyalar bitmediği sürece sanatta hep olacaktır. Zerzan’ın uygarlık karşıtlığını olumluyorum. Tarım ve işbölümü olmazsa daha huzurlu bir dünya olur. Sanatta yetkinlik gerektirmeyen, otantik yaklaşımların yükseldiği, yaşamın her anına yayılan bir dışavurum olur. Ancak bu postmodernizmle değil, insanların özgür düşünme yetilerini, makinaların öldüremediği alanlardan yıkıcı sanat yoluyla çıkan ütopyalarla olur.
Başak Acar / Ankara / 28.01.11
Sanat ve Anarşi III
Oscar Wilde: Sosyalizm ve İnsan Ruhu (1891)
Sanatın ve sanatçının toplumdaki rolü, Du Principle de I’artde sadestination sociale (Paris: Garnier) adlı eseri ölümünden sonra 1865’te yayımlanan Proudhon’dan beri anarşitlerin üzerinde fikir beyan ettikleri bir konudur. Proudhon gerçekçi bir yaklaşımdan yanaydı. Bu yaklaşım çok daha sonraları ortaya konan ve Proudhon ve anarşizmle ilgili olmayan Marksist “sosyalist gerçekçilik”le karıştırılmamalıdır. Proudhon sanat üzerinden mevcut toplumsal gerçekliklerin idealizasyonu reddetmiş, işçi sınıfının ideal olmaktan çok uzak durmunu da buna ekleyerek, kendisinden önce Godwin’in de yaptığı gibi gerçekliği saklamaya son verip “şeyleri gerçekte oldukları gibi” görmemiz gerektiğini önermişti (Proudhon, Selected Writings, Newyork:Doubleday, 1969, ed S. Edwards, sayfa 215). Arkadaşı olan Gustav Courbet’i (1819-1877) “bizi, doğanın olmamızı istediği gibi değil, tutkularımızın ve günahlarımızın bizi dönüştürdüğü gibi resmetme cesaretine” sahip olması nedeniyle methederek, “eğer insanlar kendi görüntülerinden irkiliyorlarsa” bunun Courbet’in hatası olmadığını da eklemişti (Selected Writings, sayfalar . 216-217).
Bakunin Tanrı ve Devlet’te sanatı bilime karşıt olarak, “ soytlamanın yaşama geri dönüşü” olarak tanımlamıştır (seçki 24). Kropotkin “ yeteneklerini devrimin hizmetine sokmadıkları sürece” sanatçıların kapitalist toplımda “tüccar salonlarını” süslemeye mahkum olduklarını ileri sürmüştür. ( Bir Asinin Konuşmaları,Montreal: Black Rose, 1992,54 ve 58.sayfalar). Devrimden sonra sanatçılar, o olmadan tam olacaklarından daha çok, onlar olmadan tamamlanmış olmayacak canlı bir bütünün ayrılmaz bir parçası haline gelecek ve sanat günlük yaşamın bir parçasına dönüşecek, sanayi ile kaynaşarak sokaklarda, “halk anıtlarının içinde ve dışında insanı” kuşatacak, herkes istediği her sanatsal etkinlikle uğraşacak “konfora ve boş zamana” sahip olacaktır (Ekmeğin Fethi, Montreal: Black rose, 1990, sayfalar 141-142).
Şair, oyun yazarı ve romancı Oscar Wilde (1854-1900) bir çok gecesini sosyalizme vermeden önce kendisini kısaca bir anarşistle özdeşleştirmiş ve Sosyalizm ve İnsan Ruhu (Chicago: Charles H. Kerr, 1984; ilk olarak 1891 şubat sayısında Fortnightly Review’de yayımlanmıştır) adında bir kitapçık kaleme alarak ütopik hayalgücünün ve sanatla iktidar arasındaki kaçınılmaz çatışmanın önemini vurgulayıp, bir tür anarşist bireyciliği savunmuştu.
ÜTOPYAYI İÇERMEYEN BİR dünya haritasına göz atmaya bile değmez, çünkü o, insanlığın daima ayak bastığı bir ülkeyi dışarıda bırakmaktadır. Ve insanlık oraya ayak bastığında, gözleriyle aranır, daha iyi bir ülke görerek, yelken açar. İlerleme, Ütopyaların gerçekleşmesidir…
Başkalarının ihtiyaçları ve arzularına atfen onlar için bir şeyler yapmak zorunda olan bir birey ilgiyle çalışmaz ve bunun sonucunda içindeki en iyiyi eserine aktaramaz. Diğer yandan, ne zaman bir cemaat, bir cemaatin güçlü edimi ya da herhangi bir türden bir devlet sanatçıya ne yapması gerektiğini dikte etmeye kalkışsa, sanat ya tamamen yok olur gider, ya klişeleşir, ya da düşük ve bayağı bir zanaate dönüşerek yozlaşır. Bir sanat eseri benzersiz bir mizacın benzersiz bir sonucudur. Onun güzelliği yaratıcısının neyse o olmasından gelir. Başka insanların istedikleri şeyi istemeleriyle hiç alakası yoktur. Gerçekte, bir sanatçı, diğer insanların ne istediğini dikkate alıp bu talebi karşılamaya çalıştığı anda bir sanatçı olmaktan çıkar, silik ve eğlendirici bir zanaatkara ya da sahtekar bir tüccara dönüşür. Artık bir sanatçı olarak görülmeyi talep edemez. Sanat dünyanın bildiği en yoğun bireycilik modudur.
Ve halkın onun üzerinde ahlakdışı olduğu kadar komik, yozlaştırıcı olduğu kadar aşağılık bir iktidarı kullanmaya çalışmasını getiren şeyin, Sanat’ın bu yoğun bireysel, biçim olduğunu kaydetmek gerekir… Sürekli olarak sanatın popüler olmasını, onların beğenilerini karşılamasını, anlamsız kibirlerini yağlamasını, onlara kendilerine daha önce söylenmiş olanı söylemesini, görmekten bıkmış oldukları şeyi göstermesini, çok fazla yedikten sonra ağırlık hissettiklerinde onları eğlendirmesini ve kendi aptallıklarından usandıklarında düşüncelerini başka tarafa çekmesini isterler. O halde sanat asla popüler olmaya uğraşmamalıdır. Halk kendisini sanatsal kılmak için uğraşmalıdır. Burada büyük bir fark var. Eğer bir bilim adamına deneylerinin sonuçları ve varacağı kararlar söylenecek olsaydı, bunlar öyle nitelikte olacaktı ki, konu hakkındaki kabul edilen kavramları alt üst etmeyecek, popüler önyargıları bozmayacak ya da bilim hakkında hiçbir şey bilmeyen halkın duyarlığını incitmeyecekti; eğer bir filozofa, asla bir alan üzerine kafa yormamış olanlarla aynı sonuca varması koşuluyla, en yüksek düşünce alanlarında düşünme hakkına tam anlamıyla sahip olduğu söylenseydi –bilim adamları ve filozoflar o günlerde yeterince oyalanmış olacaktı. Ancak, aslında birkaç yıldan bu yana hem bilim, hem de sanat kaba bir popüler kontrole, aslında iktidara tabi kılındı –ya cemaatin genel cehaletinin ya da dinsel bir sınıfın ya da bir devlet sınıfının terörünün ve iktidar hırsının iktidarına. Elbette, cemaat ya da kilisenin ya da devletin spekülatif düşüncenin bireyciliğe müdahale etme çabalarından bir ölçüde kurtulmuş bulunuyoruz, ancak yaratıcı sanatın bireyciliğine müdahale etme çabası hala devam ediyor. Aslında, devam etmekten de öte: Saldırgan, kırıcı ve vahşice…
Halkın sevmediği tek şey yeniliktir. Sanatın konusunu genişletmeye yönelik bir çaba halka son derece kötü gelmekte, ancak sanatın canlılığını ve gelişimi büyük ölçüde, konunun sürekli genişletilmesine dayanmaktadır. Yenilik olarak bir bireycilik modunu, kendi konusunu seçen ve onu seçtiği biçimde ele alan sanatçı tarafından ileri sürülen bir iddiayı ifade etmektedir. Halk böyle davranmakta gayet haklı. Sanat bireyciliktir ve bireycilik bozucu ve parçalayıcı bir güçtür. Onun büyük değeri bunda yatmaktadır. Bozmaya çalıştığı şey türün tek düzeliği, geleneğin köleliği, alışkanlığın tiranlığı ve insanın bir makine düzeyine indirgenmesidir. Sanatta, halk olmuş olanı kabul eder, takdir ettiği için değil, değiştiremediği için…
Gerçek ise halkın bir ülkenin klasiklerinden sanatın gelişimini önlemenin bir araç olarak faydalanıyor olduğudur. Klasikleri yetkili eserlere indirgiyorlar. Klasik güzelliğin yeni formlar içinde özgür ifadesini önleyecek sopalar gibi kullanıyorlar. Daima bir yazara neden başkası gibi yazmadığını, bir ressama neden başkası gibi resim yağmadığını soruyorlar, ikisinin de böyle bir şey yapacak olsaydı bir sanatçı olmaktan çıkacağından gayet habersiz bir şekilde. Yeni bir güzellik modu onlar için kesinkes kötü ve bu ne zaman ortaya çıksa hep o iki aptal ifadeyi kullanacak kadar öfkelenip şaşalıyorlar –biri, bu sanat eserinin bütünüyle anlaşılmaz olduğu, diğeri ise bu sanat eserinin bütünüyle ahlak dışı olduğu. Bir eserin bütünüyle anlaşılmaz olduğunu söylediklerinde kastettikleri şey bu sanatçının yeni, güzel bir şey söylediği ya da yaptığı; bir eseri bütünüyle ahlak dışı olarak tanımladıklarında ise bu sanatçının gerçek olan güzel bir şey söylediğini ya da yaptığını kastediyorlar. İlk açıklama stille ilişkili, sonuncu ise konuyla…
İnsanlar bazen hangi devlet şeklinin bir sanatçının içinde yaşaması için en uygun olan olduğunu araştırırlar. Bu soruya verilecek sadece bir cevap var. Sanatçı için en uygun olan devlet şekli hiçbir devletin olmamasıdır. Onun ve sanatın üstünde iktidar olması komiktir.
…Ayrıca kaydetmek gerekir ki bireycilik insana göreve dair bezgin bir riyakarlıkla gelmez, ki bu sadece başka insanların istediği şeyleri onlar istiyor diye yapmak anlamına gelir, ya da kendini feda etmeye dair korkunç bir riyakarlık anlamına gelmez, ki bu da yalnızca kıyasıya bir sakatlamanın kalıntısıdır. Aslında, o, insana onun üzerinde hiçbir taleple gelmez. Doğal olarak insanın kaçamayacağı bir şekilde gelir. Tüm bu gelişimin yöneldiği nokta budur. Tüm organizmaların geliştiği farklılaşma budur. Her hayat modunun özünde olan ve her boyutunun ona doğru hızlandığı mükemmelliktir bu. Ve dolayısıyla bireycilik insan üzerinde hiçbir zorlama icra etmez. Tam tersine üzerinde uygulanacak hiçbir zorlamaya izin vermemesi gerektiğini söyler insana. İnsanları iyi olmaya zorlamaz. İnsanların kendi hallerine bırakıldıklarında iyi olduklarını bilir.İnsan bireyciliği kendisinden yola çıkıp geliştirecektir.
Anarşizm/Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi
Anarşiden Anarşizme (MS. 300 – 1939) Editör: Robert Graham
Versus/
Sanatın ve sanatçının toplumdaki rolü, Du Principle de I’artde sadestination sociale (Paris: Garnier) adlı eseri ölümünden sonra 1865’te yayımlanan Proudhon’dan beri anarşitlerin üzerinde fikir beyan ettikleri bir konudur. Proudhon gerçekçi bir yaklaşımdan yanaydı. Bu yaklaşım çok daha sonraları ortaya konan ve Proudhon ve anarşizmle ilgili olmayan Marksist “sosyalist gerçekçilik”le karıştırılmamalıdır. Proudhon sanat üzerinden mevcut toplumsal gerçekliklerin idealizasyonu reddetmiş, işçi sınıfının ideal olmaktan çok uzak durmunu da buna ekleyerek, kendisinden önce Godwin’in de yaptığı gibi gerçekliği saklamaya son verip “şeyleri gerçekte oldukları gibi” görmemiz gerektiğini önermişti (Proudhon, Selected Writings, Newyork:Doubleday, 1969, ed S. Edwards, sayfa 215). Arkadaşı olan Gustav Courbet’i (1819-1877) “bizi, doğanın olmamızı istediği gibi değil, tutkularımızın ve günahlarımızın bizi dönüştürdüğü gibi resmetme cesaretine” sahip olması nedeniyle methederek, “eğer insanlar kendi görüntülerinden irkiliyorlarsa” bunun Courbet’in hatası olmadığını da eklemişti (Selected Writings, sayfalar . 216-217).
Bakunin Tanrı ve Devlet’te sanatı bilime karşıt olarak, “ soytlamanın yaşama geri dönüşü” olarak tanımlamıştır (seçki 24). Kropotkin “ yeteneklerini devrimin hizmetine sokmadıkları sürece” sanatçıların kapitalist toplımda “tüccar salonlarını” süslemeye mahkum olduklarını ileri sürmüştür. ( Bir Asinin Konuşmaları,Montreal: Black Rose, 1992,54 ve 58.sayfalar). Devrimden sonra sanatçılar, o olmadan tam olacaklarından daha çok, onlar olmadan tamamlanmış olmayacak canlı bir bütünün ayrılmaz bir parçası haline gelecek ve sanat günlük yaşamın bir parçasına dönüşecek, sanayi ile kaynaşarak sokaklarda, “halk anıtlarının içinde ve dışında insanı” kuşatacak, herkes istediği her sanatsal etkinlikle uğraşacak “konfora ve boş zamana” sahip olacaktır (Ekmeğin Fethi, Montreal: Black rose, 1990, sayfalar 141-142).
Şair, oyun yazarı ve romancı Oscar Wilde (1854-1900) bir çok gecesini sosyalizme vermeden önce kendisini kısaca bir anarşistle özdeşleştirmiş ve Sosyalizm ve İnsan Ruhu (Chicago: Charles H. Kerr, 1984; ilk olarak 1891 şubat sayısında Fortnightly Review’de yayımlanmıştır) adında bir kitapçık kaleme alarak ütopik hayalgücünün ve sanatla iktidar arasındaki kaçınılmaz çatışmanın önemini vurgulayıp, bir tür anarşist bireyciliği savunmuştu.
ÜTOPYAYI İÇERMEYEN BİR dünya haritasına göz atmaya bile değmez, çünkü o, insanlığın daima ayak bastığı bir ülkeyi dışarıda bırakmaktadır. Ve insanlık oraya ayak bastığında, gözleriyle aranır, daha iyi bir ülke görerek, yelken açar. İlerleme, Ütopyaların gerçekleşmesidir…
Başkalarının ihtiyaçları ve arzularına atfen onlar için bir şeyler yapmak zorunda olan bir birey ilgiyle çalışmaz ve bunun sonucunda içindeki en iyiyi eserine aktaramaz. Diğer yandan, ne zaman bir cemaat, bir cemaatin güçlü edimi ya da herhangi bir türden bir devlet sanatçıya ne yapması gerektiğini dikte etmeye kalkışsa, sanat ya tamamen yok olur gider, ya klişeleşir, ya da düşük ve bayağı bir zanaate dönüşerek yozlaşır. Bir sanat eseri benzersiz bir mizacın benzersiz bir sonucudur. Onun güzelliği yaratıcısının neyse o olmasından gelir. Başka insanların istedikleri şeyi istemeleriyle hiç alakası yoktur. Gerçekte, bir sanatçı, diğer insanların ne istediğini dikkate alıp bu talebi karşılamaya çalıştığı anda bir sanatçı olmaktan çıkar, silik ve eğlendirici bir zanaatkara ya da sahtekar bir tüccara dönüşür. Artık bir sanatçı olarak görülmeyi talep edemez. Sanat dünyanın bildiği en yoğun bireycilik modudur.
Ve halkın onun üzerinde ahlakdışı olduğu kadar komik, yozlaştırıcı olduğu kadar aşağılık bir iktidarı kullanmaya çalışmasını getiren şeyin, Sanat’ın bu yoğun bireysel, biçim olduğunu kaydetmek gerekir… Sürekli olarak sanatın popüler olmasını, onların beğenilerini karşılamasını, anlamsız kibirlerini yağlamasını, onlara kendilerine daha önce söylenmiş olanı söylemesini, görmekten bıkmış oldukları şeyi göstermesini, çok fazla yedikten sonra ağırlık hissettiklerinde onları eğlendirmesini ve kendi aptallıklarından usandıklarında düşüncelerini başka tarafa çekmesini isterler. O halde sanat asla popüler olmaya uğraşmamalıdır. Halk kendisini sanatsal kılmak için uğraşmalıdır. Burada büyük bir fark var. Eğer bir bilim adamına deneylerinin sonuçları ve varacağı kararlar söylenecek olsaydı, bunlar öyle nitelikte olacaktı ki, konu hakkındaki kabul edilen kavramları alt üst etmeyecek, popüler önyargıları bozmayacak ya da bilim hakkında hiçbir şey bilmeyen halkın duyarlığını incitmeyecekti; eğer bir filozofa, asla bir alan üzerine kafa yormamış olanlarla aynı sonuca varması koşuluyla, en yüksek düşünce alanlarında düşünme hakkına tam anlamıyla sahip olduğu söylenseydi –bilim adamları ve filozoflar o günlerde yeterince oyalanmış olacaktı. Ancak, aslında birkaç yıldan bu yana hem bilim, hem de sanat kaba bir popüler kontrole, aslında iktidara tabi kılındı –ya cemaatin genel cehaletinin ya da dinsel bir sınıfın ya da bir devlet sınıfının terörünün ve iktidar hırsının iktidarına. Elbette, cemaat ya da kilisenin ya da devletin spekülatif düşüncenin bireyciliğe müdahale etme çabalarından bir ölçüde kurtulmuş bulunuyoruz, ancak yaratıcı sanatın bireyciliğine müdahale etme çabası hala devam ediyor. Aslında, devam etmekten de öte: Saldırgan, kırıcı ve vahşice…
Halkın sevmediği tek şey yeniliktir. Sanatın konusunu genişletmeye yönelik bir çaba halka son derece kötü gelmekte, ancak sanatın canlılığını ve gelişimi büyük ölçüde, konunun sürekli genişletilmesine dayanmaktadır. Yenilik olarak bir bireycilik modunu, kendi konusunu seçen ve onu seçtiği biçimde ele alan sanatçı tarafından ileri sürülen bir iddiayı ifade etmektedir. Halk böyle davranmakta gayet haklı. Sanat bireyciliktir ve bireycilik bozucu ve parçalayıcı bir güçtür. Onun büyük değeri bunda yatmaktadır. Bozmaya çalıştığı şey türün tek düzeliği, geleneğin köleliği, alışkanlığın tiranlığı ve insanın bir makine düzeyine indirgenmesidir. Sanatta, halk olmuş olanı kabul eder, takdir ettiği için değil, değiştiremediği için…
Gerçek ise halkın bir ülkenin klasiklerinden sanatın gelişimini önlemenin bir araç olarak faydalanıyor olduğudur. Klasikleri yetkili eserlere indirgiyorlar. Klasik güzelliğin yeni formlar içinde özgür ifadesini önleyecek sopalar gibi kullanıyorlar. Daima bir yazara neden başkası gibi yazmadığını, bir ressama neden başkası gibi resim yağmadığını soruyorlar, ikisinin de böyle bir şey yapacak olsaydı bir sanatçı olmaktan çıkacağından gayet habersiz bir şekilde. Yeni bir güzellik modu onlar için kesinkes kötü ve bu ne zaman ortaya çıksa hep o iki aptal ifadeyi kullanacak kadar öfkelenip şaşalıyorlar –biri, bu sanat eserinin bütünüyle anlaşılmaz olduğu, diğeri ise bu sanat eserinin bütünüyle ahlak dışı olduğu. Bir eserin bütünüyle anlaşılmaz olduğunu söylediklerinde kastettikleri şey bu sanatçının yeni, güzel bir şey söylediği ya da yaptığı; bir eseri bütünüyle ahlak dışı olarak tanımladıklarında ise bu sanatçının gerçek olan güzel bir şey söylediğini ya da yaptığını kastediyorlar. İlk açıklama stille ilişkili, sonuncu ise konuyla…
İnsanlar bazen hangi devlet şeklinin bir sanatçının içinde yaşaması için en uygun olan olduğunu araştırırlar. Bu soruya verilecek sadece bir cevap var. Sanatçı için en uygun olan devlet şekli hiçbir devletin olmamasıdır. Onun ve sanatın üstünde iktidar olması komiktir.
…Ayrıca kaydetmek gerekir ki bireycilik insana göreve dair bezgin bir riyakarlıkla gelmez, ki bu sadece başka insanların istediği şeyleri onlar istiyor diye yapmak anlamına gelir, ya da kendini feda etmeye dair korkunç bir riyakarlık anlamına gelmez, ki bu da yalnızca kıyasıya bir sakatlamanın kalıntısıdır. Aslında, o, insana onun üzerinde hiçbir taleple gelmez. Doğal olarak insanın kaçamayacağı bir şekilde gelir. Tüm bu gelişimin yöneldiği nokta budur. Tüm organizmaların geliştiği farklılaşma budur. Her hayat modunun özünde olan ve her boyutunun ona doğru hızlandığı mükemmelliktir bu. Ve dolayısıyla bireycilik insan üzerinde hiçbir zorlama icra etmez. Tam tersine üzerinde uygulanacak hiçbir zorlamaya izin vermemesi gerektiğini söyler insana. İnsanları iyi olmaya zorlamaz. İnsanların kendi hallerine bırakıldıklarında iyi olduklarını bilir.İnsan bireyciliği kendisinden yola çıkıp geliştirecektir.
Anarşizm/Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi
Anarşiden Anarşizme (MS. 300 – 1939) Editör: Robert Graham
Versus/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

